Sis Yutmaz Ev
Kasabanın kenarında, yolun sonundaki o eski ev yıllardır kimsenin önünden geçmek istemediği türdendi. Perdeleri hep kapalıydı, bahçesindeki otlar diz boyuna kadar uzanmıştı. Ama en tuhafı, evin etrafından hiç eksilmeyen ince bir sis tabakasıydı; gündüz bile dağılmaz, rüzgârla bile kıpırdamazdı.
Bu yıl Cadılar Bayramı akşamı, kasabanın çocukları ellerinde plastik kovalarda şeker toplarken, içlerinden biri —Mira— “Hadi, oraya da gidelim,” dedi. Diğerleri önce gülüştü, sonra birbirlerinin yüzüne baktı. Cesaret yarışına dönmüştü iş.
Bahçe kapısını ittiler, bekledikleri gibi gıcırdamadı. Kapı, sanki uzun süredir birini bekliyormuş gibi sessizce açıldı. İçeriden yanık kabak ve erimiş mum karışımı bir koku yayıldı. Evin salonundaki aynada çocukların yansımaları yoktu.
Bir anlık sessizlikte, tavandaki çatlaklardan ince toz bulutları döküldü. Sonra neredeyse fısıltı halinde, bir kadın sesi duyuldu:
“Şeker almaya mı geldiniz… yoksa yerinizi bırakmaya mı?”
Çocuklar çığlık bile atamadan dışarı fırladı. Sokaklar sisle kaplıydı; hangi yöne koştuklarını kimse hatırlamıyordu.
Ertesi sabah, anneler çocuklarını uyandırmaya gittiklerinde odalar boştu. Sadece Mira’nın yatağının başucunda bir avuç taze kavrulmuş kabak çekirdeği duruyordu.
O günden sonra o evin pencerelerinde bazen küçük ışıklar görülür oldu. Kapısına kimse yaklaşmadı. Ama her Cadılar Bayramı gecesi, rüzgâr kasabanın üzerinden geçerken, sisin içinden belli belirsiz bir kahkaha duyulur:
“Şeker almaya mı geldiniz?”
Tariktan54